
Geleneksel Türk mutfak kültürünün en önemli simgelerinden biri olan bakır kaplar, teknolojik gelişmeler ve yeni materyallerin yaygınlaşmasıyla yerini modern mutfak eşyalarına bıraksa da, bu tarihi dokuyu yaşatmaya çalışan az sayıdaki zanaatkarın çabası kesintisiz olarak devam ediyor. Edirne, Ramazan ayının gelmesiyle birlikte Türkiye'nin dört bir yanını dolaşarak eski bakır kaplara yeniden hayat veren seyyar kalay ustalarını ağırlıyor. Bursa'nın Kestel ilçesine bağlı Gürsu mahallesinden yola çıkarak şehir şehir gezen Nazlı ve Ercan Akyüz çifti, unutulmaya yüz tutan bu ata mesleğini ayakta tutabilmek için omuz omuza vererek yoğun bir mesai harcıyor. Ailenin bu meşakkatli yolculuğu, sadece ticari bir geçim kaynağı olmanın ötesinde, kültürel bir mirasın fiziki olarak yaşatılması adına da büyük bir önem taşıyor.
ZAHMETLİ BİR HAZIRLIK VE ÜRETİM SÜRECİ
Kalaycılık mesleğine eşiyle birlikte seyyar olarak devam eden Nazlı Akyüz, bu zorlu zanaatın inceliklerini ve sektörde karşılaştıkları temel sorunları dile getiriyor. Mesleği sürdürme konusunda kararlı olduklarını ancak kendilerinden sonraki nesillerin bu işi devralmayacağından büyük endişe duyduklarını belirten Akyüz, kalaycılığın oldukça ağır bir iş kolu olması sebebiyle gençler tarafından pek tercih edilmediğini vurguluyor. Bakır kapların yeniden kullanılabilir ve sağlıklı hale gelmesi için uygulanan kalaylanma süreci, son derece zahmetli bir hazırlık evresi gerektiriyor. Kararmış ve yıpranmış kapların yüzeyi ilk olarak özel karışımlarla derinlemesine temizleniyor. Ardından yüksek ateş üzerinde özenle eritilen kalay madeni, bakır yüzeye ustalıkla kaplanıyor. Son aşama olan parlatma işlemiyle birlikte, yılların yorgunluğunu taşıyan kaplar adeta ilk günkü parlaklığına ve orijinal formuna kavuşuyor.
BABADAN OĞULA GEÇEN ALTIN BİLEZİK
Mesleğin zorluklarını atölye tozunu yutarak öğrenen kalaycı Ercan Akyüz, yaptıkları işin ateşi, ilacı, ovması ve parlatmasıyla fiziksel olarak insanı oldukça yıpratan bir süreç olduğunu ifade ediyor. Bu tarihi zanaatı doğrudan kendi babasından öğrenerek devraldığını belirten Akyüz, kalaycılığın kendileri için tam anlamıyla bir ata ve dede mesleği olduğunun altını çiziyor. Hayata gözlerini açtıklarından beri kendilerini bakır kalaycısı olarak tanıdıklarını aktaran usta, günümüz ekonomik ve teknolojik şartlarında işlerin daha da zorlaşmasına rağmen bu mesleği asla bırakmayı düşünmediğini kararlılıkla ifade ediyor.
Çocuğunun eğitim hayatına büyük bir önem verdiğini, ancak bunun yanında geleneksel zanaatları öğrenmesinin de hayati olduğuna inanan ve beyanlarında Kabak soyadıyla da anılan usta, oğlu Çınar'ı da bu süreçte sürekli yanında bulunduruyor. Oğluna eğitimini sürdürmesini ancak elinde her zaman bir "altın bilezik" olarak kalacak bu mesleği de öğrenmesini nasihat ettiğini aktaran usta, yarın bir gün yaşanabilecek ekonomik sıkışıklıklarda bu zanaatın bir can simidi olabileceğini hatırlatıyor.
ALÜMİNYUM ÇAĞINDA YAŞATILAN NOSTALJİ
Ramazan ayı boyunca Edirne'deki çalışmalarını aralıksız sürdürecek olan seyyar kalaycıların, buradaki yoğun mesailerinin ardından rotalarını Çanakkale'ye çevirerek yolculuklarına devam edecekleri belirtiliyor. Seyyar ustaların bölgedeki varlığı, yöre halkı için geçmişe duyulan özlemi giderme ve hatıraları canlandırma fırsatı sunuyor. Edirne'de yaşayan emekli öğretmen Ahmet Kazım Erkan, bir zamanlar mutfakların başköşesinde yer alan ve maddi değeri çok yüksek olan bakır kapların, günümüzde alüminyum ile çelik kapların yaygınlaşmasıyla gözden düştüğünü ifade ederek, kalaycılığın kentte neredeyse tamamen yok olma noktasına geldiğini belirtiyor.
Diğer yandan, bu zanaatın hala ulaşılabiliyor olması bazı vatandaşlara yıllar sonra büyük bir sevinç yaşatıyor. Altmış beş yaşındaki emekli memur Cevdet Arda, doksan yaşındaki annesinden kendisine miras kalan tarihi bakır eşyaları yıllar sonra yeniden kalaylatabilmenin derin mutluluğunu yaşıyor. Kalay ustalarının yetenekli ellerinde yenilenen bu değerli eşyaları günlük hayatta kullanmak yerine, annesinin Meriç'teki evinde özel olarak sergileyerek ailevi bir nostalji yaşatmak istediklerini belirten Arda, somut kültürel mirasın bireysel anılarla nasıl harmanlandığını açıkça gözler önüne seriyor.